6 Mart 2010 Cumartesi

Türk Dil Kurumu'na Sesleniyorum


Türk Dil Kurumu'na sesleniyorum, noktalama işaretlerinin arasına gülme ve üzülme işareti de eklensin. Artık bunlar olmadan yazı yazamıyorum. Noktadan virgülden daha hayati oldular. Bunları kullanmadığımda ya çok sert ya cok asık suratlı oluyor cümlelerim, hiçbirşey olmasalar kravatlı oluyorlar. Üzüldüğüm şeylere aslında kızmışım gibi oluyor. Anneme mesaj yazarken kullanamıyorum, çünkü bu işaretleri bilmiyor. O zaman anlıyorum aslında ne kadar lazım olduklarını.. Bu işaretleri ilk fırsatta ona da öğretmem lazım.

:) ve :( noktalama işaretlerimizin arasına katılsın artık diyorum ve bütün faydalı icatlar için sorduğumuz gibi onlar gelmeden önce ne yapıyorduk diye merak ediyorum :)

Hamile Kedi


Şirketin orada dünya güzeli bir kız kedi var. Çok da insan canlısı, bıraksak içeri girecek, birimizin, olmadı şirketin kedisi olacak. Bir süre önce kız kedinin hamile olduğunu farkettik. Hem hamile, hem de kedi olmak zor birşey olsa gerek. Ama herkes onun farkında, aylardır herkes ona yemek vermek için uğraşıyor, öğle yemeklerinden artanlar toplanıyor, kedi bir gün ortalıkta görünmezse herkes birbirine soruyor. Ve herkes merakla ne zaman doğum yapacağını bekliyor.

Keşke ne zaman hamile kaldığını bilebilseydik, çünkü karnı gitgide büyüyor. O kadar kocaman oldu ki, 9 yavru yavrulayacağını iddia edenler bile var.

Günler geçiyor, geçiyor, kedicik hala hamile. Herkesi kedilerin çoğalması üzerine aldı bir merak. Kedi uzmanı olduğum için herkes bana soruyor; kedilerin hamileliği kaç ay sürer, kediler kaç yavru doğurur, kediler sadece Mart ayında hamile kalmaz mı.. sorular, sorular..

Çoğu insan sokaktaki kedilerin varlığını farketmez, görmez bile onları. Bir kedisever de en olmadık yerdeki kediyi bile 'görür', fark eder, hatta yüzüne bakar, uzaktan bile olsa sever :) O yüzden bu güzel kızın (Hello Kitty diyorum ben kendisine) insanlara kedilerin varlığını fark ettirmesine çok seviniyorum.

Artık endişelenmeye başladık. Hello Kitty'ye süre verdim, bu haftasonu da doğum yapmazsan seni doktora götüreceğim dedim.

Bu sabah ofise geldiğimde güvenlikteki Ümit'i elinde bir kedi eviyle görünce şaşırdım, alt kattakiler almış, kapağını kendisinin iterek girip çıkabileceği bir ev.. 'Kedi doğum yapmış' dedi 'ama eve girmiyor'.

Şirkettekilere müjdeyi verdim, herkes sevindi. Şimdi sıra yavruları ne zaman görürüz'ü merak etmede :)

3 Mart 2010 Çarşamba

Çinliler



Levent'le Doğa Balık'ta oturuyorduk, o kadar yorgundum ki, o kadar uykum vardı ki.. Oradan yatağıma ışınlanmak istiyordum, olamayacağını biliyordum ve birdenbire yine Çinlilere sinirlendim..

Galiba Samuel Huntington'ın kitabında okudum; Çinliler kağıdı 2.yüzyılda filan bulmuşlar ama bu büyük sırrı tam 700 yüzyıl bütün dünyadan saklamışlar.. Taa 9.yüzyılda Orta Asya'ya, sonra Araplara, oradan Endülüse ve oradan da Avrupa'ya gelebilmiş kağıt.. Oradan oradan diyorum ama 13.yüzyılı bulmuş bu geliş.. Ve hop Rönesans ve Reform baslamış.. Hop dedigim de yine, bir-iki yüzyil da orda kaybetmişiz.. İşte bunun icin sinirleniyorum Çinlilere... İnternet 1700lerde filan bulunurdu belki. Bugün de balıkçıdan eve ışınlanıyor olabilirdik..

Sabahlari trafikte Çinlilere sinirleniyorum. Televizyonun kumandası bozulunca. Laptopın şarjı bitince. Herşey onların yüzünden. Kağıdı bulup da bizden saklamaları yüzünden. Haksız mıyım?

2 Mart 2010 Salı

Annanem



Annanemi anlatmaya baslarsam gunler surer. Bugun sadece birseyini anlatacagim; nesnelerle konusmasini. Deli ya da bunak oldugundan degil, onlari kisilestirdiginden konusurdu nesnelerle. Onu oyle konusurken izlemek cok eglenceliydi ama asla garip degildi. Gecenlerde evde bulamadigim terliklerime kizarken birden annanemi hatirladim; bunu ben de yapiyorum, nesnelerle konusuyorum, cok rahatlatiyor :))

Sacini tararken saciyla ve tarakla konusurdu. Artik iyice incelmis sacini, ince disli, tahta bir tarakla taramaya calisirdi. Saci dolasir ve acilmazdi, iyi tarayamadigi icin taraga, dolastigi icin de sacina kizardi. Taragi sobaya atmak, sacini da kesmekle tehdit ederdi. Diyorum ya, cok eglenceliydi.

Iyi kesemediginde makasa, elini yaktiginda caydanliga, ruzgardan sertce acilirsa pencereye kizardi. 'Sen' diye ikinci tekil sahista konusurdu nesnelerle ve gercekten canliymislar ve islerini iyi yapmayan birtakim sihirli yaratiklarmis gibi davranirdi onlara.Simdi dusunuyorum da, 'iyi' konustugu nesne yoktu pek, guzel pisirdigi bir kek icin firina, basagrisini gecirdigi icin ilacina tesekkur ettigini hic duymadim :) ama haberleri sunan spikerle iyi konusurdu. 'Iyi aksamlar' derdi ana haber bultenini sunan spiker TRT'de. 'Iyi aksamlar' derdi annanem. 'Haberleri sunuyoruz. Once ozetler' derdi. 'Dinliyoruz' derdi annanem. Haberler bitip spiker veda ederken annanem de ona tesekkur eder, agzina saglik derdi.

Bunun icindir belki ne Harry Potter, ne Marquez'in buyulu gercekligi garip gelmez bana, hayati 'buyu'ye cevirmek oyle kolay ki...

Üflenmiş Mum Kokusu




Mutlulugun kokuları var. Mesela bir tanesi üflenmiş mum kokusu. Burada birkaç saniye durup bu kokunun nasıl bir şey oldugunu hatırlamanızı beklemeliyim....

Doğumgünü pastamı en son üflediğimde, bunu farkettim. Doğumgününü kutlamayi herkes cok sevmez, ben cok sevenlerden, her sene birkaç kere pasta üfleyecek kadar cok sevenlerdenim. Dogumgünü pastası (bakın daha söylerken bile içime pembe bir mutluluk yayiliyor :) beni çocuk gibi yerimde zıplatır. Mutluluk önce ışıktır, pastanın üzerindeki minik mumlarla size doğru yaklaşan, sonra koku, üflediğinizde o renk renk mumlardan çıkan ve sonra da sestir, arkadaşlarınızın alkışlaması, bagrışması, size sarılması :)

Yarın sabah poğaça aldığınız pastaneden bir tanecik pasta mumu isteyip, onu yakıp üfler misiniz benim için, mutluluğun kokularından birini hatırlamak için?

28 Şubat 2010 Pazar

Asansör


Defne asansöre binmeye bayilir. Asansörsüz bir apartmanda bile, mesela Ebrular 5.katta oturduğu için 5 kat boyunca her katta 'asansöre binelim mi?' diye sorar, 'burda asansör yok Defnecim' cevabinin bir kat sonra değişebileceğine inanir, inançla sormaya devam eder.

Demin eve gitmek için kapıdan çıktılar, 'burda asansör var mı?' dedi, 'var tabi, istersen binebilirsin' dedik. Asansörün kapısına gitti, 'binmek için çağırman lazım ama' dedim. Ağzından memesini çıkardı, asansöre doğru 'asansöör, asansöör, asansöör' diye bağırmaya başladı.. Defne asansörü 'çağırıyordu' :)

2,5 yaşındaki bir insanla konuşurken herşeyi birinci anlamında anladıklarını unutuyor insan bazen. Ama fena mı oluyor, hep birlikte gülüyoruz :))

27 Şubat 2010 Cumartesi

Köpek Bey Amca


Karsidaki tek katli, bahceli evde yasiyor. Yasli, yalniz ve huysuz. Genelde bahcenin kapisindan gelene gecene ters ters bakip havliyor. Uzun degil, birkac kere. Yasli, huysuz bir emekli amcanin homurdanmasi gibi. Ben cok cekinirim kendisinden. O yuzden ona Köpek Bey Amca derim.

Bazen yenmemis pizza dilimlerini atiyorum ona camdan. Pizzayi sever ama bin saatte ona seslendigimi, pizza atacagimi anlamaz. Sonunda anlayip yaklasir, ama pizzayi asla attigim yerde yemez, ötede bir yeri var, götürür, orda yer. Dilimi bitince tekrar gelip yukari bakar, diger dilimi atarim, oraya götürür, yine orda yer. Neden bilmem.

Kar yagiyordu. Kar yagarken, yagmur yagarken karsidaki tek katli eve bakmayi cok severim. Köpek Bey Amca bahcedeydi, bembeyaz karla kapli bahcenin ortasinda kivrilmis yatiyordu. Gökten lapa lapa kar yagarken neden bahcede karin altinda oylece yattigina anlam veremedim. Cok yasli insanlar bazen daha fazla yasamak istemezler ya, Köpek Bey Amca da ölmek mi istiyor diye düsündüm ona bakarken.. Ama üstünde de, etrafinda da hic kar yoktu :)